Senelerdir ara ara devam eden bir rüyam var. Bilenler bilir. Bilmediğim bir ülkedeyim. Dilini öğrenmişim o zamanlar ama şu an bilmiyorum. Çok iyi anlaşıyorum o insanlarla. Neresinde kalırsam orasından aynen devam ediyor rüya da çok ilginç... Neyse, ben şu son zamanlarsa oraları çok özlüyorum. O kadar güzel bir yer ki, çok net hatırlıyorum girdiğim barları, yürüdüğüm sokağı, şehrin ortasından akan nehri, yolun şeklini ve hatta o güzel köprüyü. Rüyamdaki o yere çok benzeyen pek çok Avrupa şehri biliyorum. Henüz gidip herhangi birini görmedim ama, buraya arada bir girip yazmak istiyorum o fotoğraflarını gördüğüm Avrupa şehirlerinin isimlerini. Kim bilir, belki de bir gün sırasıyla her birine gider, rüyamı birinde gerçekleştiririm...
Bugünden itibaren yazıyorum artık şehirleri. Bugün mesela o sokakları ve köprüyü gördüğüm şehir Brügge idi. Listemde bulunsun =)
16 Ekim 2009 Cuma
15 Eylül 2009 Salı
Bir Tek O Kalmış...
Dünya kurulalı, medeniyetler yıkılalı yüzyıllar geçmiş, insanlar iyice hissizleşmiş, sadece kendi hayatlarını yaşamaya başlamış... En yakınlarının bile hislerini önemsemez, belki kendilerine bile değer vermez olmuşlar. Ama bir tek o, her gidenin arkasından yas tutarmış. Tanıdığı ya da tanımadığı kim varsa öldüğünü duyduğu, her gece herkes uyuduktan ya da sızdıktan sonra ağlarmış. Gözlerinden, gidenler için birkaç damla yaş akıtmasa dünyanın sonunun geleceğini inanmaya başlamış belki de. Artık kendi bile hatırlamamaktadır sebebini. O da yaşlanmıştır artık ama. Ölümü çok yakındır. Acaba ondan başka biri daha var mıdır onun gibi olan yeryüzünde? Olmak zorundadır!..
07 Eylül 2009 Pazartesi
Victoria
Prenses sonunda uzun, çok uzun bir süredir dinleyemediği, duymaktan ölesiye korktuğu o en çok sevdiği müziği dinleyebilmiş...
29 Ağustos 2009 Cumartesi
Saraya Dönüş...
Prensesin cezası bitmek üzereydi. Artık halkın arasında olmaya daha fazla tahammülü kalmamıştı. Saçları eskisi gibi olmuştu. Uzamıştı. Ama saklamak zorundaydı halktan bunu. Hiç sevmese de, hep toplamak zorundaydı saçlarını. Prenses son günlerde sürekli hayal kuruyordu. Kendini yeniden sarayında, saçları açık, özgürce gülerken düşünüyordu... Daha ne kadar bu işkenceye dayanacaktı, hiç bilemiyordu. Artık o bir prenses bile değil, bir kraliçe olmalıydı... Prenses kararını vermişti artık. Sarayına geri dönüyordu... Bunun için gereken tüm sıkıntıya katlanacak, tüm eziyetleri çekecekti. Ne olursa olsun, halktan uzakta olmalıydı. Yeniden ona bir prenses gibi davranmalarını sağlamalıydı... Zaman ilerlemeye başlamış, prensesin planlarını uygulama vakti gelmişti.
25 Aralık 2008 Perşembe
Şaman'dan
...
Cinlerin ve hortlakların öncülüğünü yapan bir hayalet, peşindeki dans eden şeytan sürüsünü karlı bir tepe üzerinden, bir çadıra doğru yönlendirdi. Orada soğuk ateşler yanıyordu ve yurtların önünde birsürü hayalet bekleşiyordu. Hemen Bokan'ın üzerine atlayıp onu soğuk ateşlerin yanına yatırdılar. İçlerinde en kötü olanlarının ellerinde demir kancalar ve zıpkınlar vardı. Korkunç yaratıklar silahlarını Bokan'ın vücuduna sokup çıkarmaya başladılar. Dev gibi bir açlık cini göğsüne sıçradı ve kafasını kesti. Diğer iki hayalet bu kafayı aldılar, bir kazığa sapladılar ve Şeytanbaşı'nın çadırının yakınına diktiler. Bokan'ın kafası buradan olup biten herşeyi rahatlıkla görebiliyordu.
Hayaletler kanca ve zıpkınları çekiştirerek vücudunu eklemlerinden ayırdıkları zaman, hiç acı hissetmiyordu. Karnını yarıp bağırsaklarını çıkardılar. Kanını kâselere doldurdular. Sonra kulaklarını kesmek için kafasına yaklaştılar. Artık o çirkin şarkıları duymuyordu Bokan ve buna çok memnundu. Burnunu kestiklerinde ise, hayaletlerin depoladıkları pisliklerin kokusunu almaktan kurtulmuştu. Son olarak demir mızraklarla gözlerini oydular. Böylece Bokan'ın çevresi kapkara kesildi, fakat kesinlikle tamamen kör değildi, çünkü aklı karanlığın içinde el yordamıyla yolunu buluyordu. Ve aklı onun derisini nasıl soyduklarını, tabaklayıp gerdiklerini ve son olarak da bir yurdun tahta düzenine astıklarını gördü. Sonra da hayaletlerin iskeletinden etlerini nasıl ayırdıklarını ve kemikleri saymak için nasıl yanyana dizdiklerini...
Tüm bunlar bittikten sonra, yurtların birinden Tayganın Efendisi çıktı. Yanında, kemikleri demir tellerle birbirine tutturulmuş iskeletten oluşan iki erkek, iki de kadın cin bulunuyordu. Kadınların biri tamamıyla ateş ve duman, diğeri ise tamamıyla su ve buhardı. Yurdun baca deliğinde ise on iki tane daha hayalet bulunuyordu ve işe başlama emri bekliyorlardı.
Tayganın Efendisi, Bokan'ın kemiklerinin yurda taşınmasını emretti. İçeride onları ocak ateşinde kendi elleriyle dövdü, un ufak olan kemiklerden yeni bir iskelet şekillendirdi ve diğer on iki yardımcı hayaleti çağırdı. Ateş ve dumandan oluşan kadın, Bokan'ın etlerini topladı ve onları kaynar su dolu bir kazana attı. Su ve buhardan oluşan diğer kadın ise dışarı çıkıp, kan dolu kâselerle geri döndü ve onları etlerin bulunduğu kazana döktü. İskeletin bir tanesi Bokan'ın kulaklarını, burnunu ve dilini arıyordu, diğeri ise tahta düzenden Bokan'ın derisini alıp ateşin yanına götürdü. Tayganın Efendisi ise tüm bunları birleştirerek, yeni bir vücut şekillendirdi.
Eser tamamlandıktan sonra yardımcı hayaletler şöyle dediler: "Onun artık yepyeni, eskisinden daha iyi bir vücudu oldu. Yalnız insanlar farkı anlayamayacaklar ve yeni vücudu eski sanacaklar." Ve dişi yardımcı hayaletler ise: "Sadece aklı aynı kaldı, ama insanlar tam aksine onu tanıyamayacak ve değiştiğini düşünecekler." dediler.
Tayganın Efendisi ise bağırdı: "Kalk!" Ve Bokan kalktığında gözleri ve kulakları, burnu ve dili eskisinden çok daha keskindi...
...
Hayaletler kanca ve zıpkınları çekiştirerek vücudunu eklemlerinden ayırdıkları zaman, hiç acı hissetmiyordu. Karnını yarıp bağırsaklarını çıkardılar. Kanını kâselere doldurdular. Sonra kulaklarını kesmek için kafasına yaklaştılar. Artık o çirkin şarkıları duymuyordu Bokan ve buna çok memnundu. Burnunu kestiklerinde ise, hayaletlerin depoladıkları pisliklerin kokusunu almaktan kurtulmuştu. Son olarak demir mızraklarla gözlerini oydular. Böylece Bokan'ın çevresi kapkara kesildi, fakat kesinlikle tamamen kör değildi, çünkü aklı karanlığın içinde el yordamıyla yolunu buluyordu. Ve aklı onun derisini nasıl soyduklarını, tabaklayıp gerdiklerini ve son olarak da bir yurdun tahta düzenine astıklarını gördü. Sonra da hayaletlerin iskeletinden etlerini nasıl ayırdıklarını ve kemikleri saymak için nasıl yanyana dizdiklerini...
Tüm bunlar bittikten sonra, yurtların birinden Tayganın Efendisi çıktı. Yanında, kemikleri demir tellerle birbirine tutturulmuş iskeletten oluşan iki erkek, iki de kadın cin bulunuyordu. Kadınların biri tamamıyla ateş ve duman, diğeri ise tamamıyla su ve buhardı. Yurdun baca deliğinde ise on iki tane daha hayalet bulunuyordu ve işe başlama emri bekliyorlardı.
Tayganın Efendisi, Bokan'ın kemiklerinin yurda taşınmasını emretti. İçeride onları ocak ateşinde kendi elleriyle dövdü, un ufak olan kemiklerden yeni bir iskelet şekillendirdi ve diğer on iki yardımcı hayaleti çağırdı. Ateş ve dumandan oluşan kadın, Bokan'ın etlerini topladı ve onları kaynar su dolu bir kazana attı. Su ve buhardan oluşan diğer kadın ise dışarı çıkıp, kan dolu kâselerle geri döndü ve onları etlerin bulunduğu kazana döktü. İskeletin bir tanesi Bokan'ın kulaklarını, burnunu ve dilini arıyordu, diğeri ise tahta düzenden Bokan'ın derisini alıp ateşin yanına götürdü. Tayganın Efendisi ise tüm bunları birleştirerek, yeni bir vücut şekillendirdi.
Eser tamamlandıktan sonra yardımcı hayaletler şöyle dediler: "Onun artık yepyeni, eskisinden daha iyi bir vücudu oldu. Yalnız insanlar farkı anlayamayacaklar ve yeni vücudu eski sanacaklar." Ve dişi yardımcı hayaletler ise: "Sadece aklı aynı kaldı, ama insanlar tam aksine onu tanıyamayacak ve değiştiğini düşünecekler." dediler.
Tayganın Efendisi ise bağırdı: "Kalk!" Ve Bokan kalktığında gözleri ve kulakları, burnu ve dili eskisinden çok daha keskindi...
...
12 Aralık 2008 Cuma
Numaramı Yine Aynı Operatöre Taşıdım
Bayadır buraya yazmıyorum. Aslında buraya yazamadığım için olsa gerek, içimde fırtınalar kopuyo ama çalışmaya kendimi fazla kaptırdım heralde son zamanlarda, oturup iki satır kelam edemiyorum. Neyse efenim, şöyle güzel bi müzik koyalım da tam olsun... Tears from the moon desin Sinead O'Connor. Aslında sanki ben onun kulağına fısıldıyorum da, o dayanamayıp herkese haykırıyo gibi. Eski sevgilim öyle demişti bu şarkıyı ilk dinlediğimizde bana. O zamanlar tam da bu şarkının sözlerini söyleyebilecek durumda bi ilişkiydi çünkü bizimkisi. Şimdi bu satırları okuyorsa eğer ona da selamlar olsun. Nerededir kimbilir İstanbul mu, İskenderun mu... Neyse efenim, çalışmak diyordum, fazla kaptırmak diyordum. Evet, ben nedense(hehe) her sene bu zamanlar inanılmaz bir çalışma enerjisiyle kuşanıyorum. Anlayamadım gitti açıkçası. Bu hızımı anca beyaz atlı bi prens kesebiliyo, ona da kahretsin ki hep yılın bu zamanları rastlıyorum :D Eh, tabi öyle olunca benim bu çalışma aşkım başka aşklara dönüşüyo, enerjimi alıp götürüyo vesaire vesaire... Bi de ben hep rengarenk giyinebilmek istedim ama yapamadım hiç! Ne biliym olmuyo işte. En renklim mor, o da baya koyu bi tonu. Belki de renkli bakıyorumdur? Bendeki renkleri görmek isteyenler benim gözlerime baksındı belki de? Bi de affedebilmek, gurur yapmamak falan da çok büyük erdem bence. Bi de bazen hayatında öyle bi an olur ki, ulan bi kabus bu kadar uzun süremez kahretsin bunlar gerçekten oluyo diye panik olursun. İşte onu farkettiğin an kurtuluşa çok yaklaştın demektir. Sen çok hızlısın da hızını kesmek için doğa sana tuhaf işaretler yolluyo demektir. Bi dur, etrafına bakın. Mutlaka görüceksin o işareti ;)
Biliyorum saçmaladım ardarda ama geri dönüp okuyacak da değilim tüm yazdıklarımı. Eminim ki her okuyuşunda farklı yerden vuracak seni. Hadi sana da selam olsun =)
Biliyorum saçmaladım ardarda ama geri dönüp okuyacak da değilim tüm yazdıklarımı. Eminim ki her okuyuşunda farklı yerden vuracak seni. Hadi sana da selam olsun =)
31 Ağustos 2008 Pazar
halktan biri
Prenses upuzun, dalgalı saçlarına son kez dokundu. En tepesinden başladı hafifçe dokunmaya, taa beline kadar gezdirdi elini saçlarında. Senelerce kimseyi inandıramamıştı doğal olduklarına. Artık kestirme zamanı gelmişti. O da halktan biri olmak istiyordu çünkü. Saçlarını kestirmeli, boyatmalı ve hatta süslenmeliydi ülkesindeki diğer kızlar gibi. Bir prenses kadar güzel olmaya çalışan kızlar gibi olmak onu korkutuyordu. Alışık değildi doğal olmamaya ne de olsa. Birini öldürmenin cezasını neden saçlarını kestirmekle ödemek zorundaydı, onu da anlayabilmiş değildi. Saçlarını kestirmese de, yine de halkın arasında karışsa olmaz mıydı? Olmazdı... Saçları onun en değerli varlığıydı ve elinden alınmalıydı. Birini öldürmüştü ne de olsa... Kendi içinde, kalbinde öldürmüş olsa da, öldürmüştü işte sonuçta. Bunu yapmamalıydı ve cezası ağır olmalıydı. Halktan biri olmak zorundaydı artık o da. Tıpkı diğer kalbi kırık prens ve prensesler gibi... Cezasını çekmek için halkın arasına karışmalıydı artık. Ta ki cezalı prensiyle karşılana dek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

