25 Aralık 2008 Perşembe

Şaman'dan

...
Cinlerin ve hortlakların öncülüğünü yapan bir hayalet, peşindeki dans eden şeytan sürüsünü karlı bir tepe üzerinden, bir çadıra doğru yönlendirdi. Orada soğuk ateşler yanıyordu ve yurtların önünde birsürü hayalet bekleşiyordu. Hemen Bokan'ın üzerine atlayıp onu soğuk ateşlerin yanına yatırdılar. İçlerinde en kötü olanlarının ellerinde demir kancalar ve zıpkınlar vardı. Korkunç yaratıklar silahlarını Bokan'ın vücuduna sokup çıkarmaya başladılar. Dev gibi bir açlık cini göğsüne sıçradı ve kafasını kesti. Diğer iki hayalet bu kafayı aldılar, bir kazığa sapladılar ve Şeytanbaşı'nın çadırının yakınına diktiler. Bokan'ın kafası buradan olup biten herşeyi rahatlıkla görebiliyordu.

Hayaletler kanca ve zıpkınları çekiştirerek vücudunu eklemlerinden ayırdıkları zaman, hiç acı hissetmiyordu. Karnını yarıp bağırsaklarını çıkardılar. Kanını kâselere doldurdular. Sonra kulaklarını kesmek için kafasına yaklaştılar. Artık o çirkin şarkıları duymuyordu Bokan ve buna çok memnundu. Burnunu kestiklerinde ise, hayaletlerin depoladıkları pisliklerin kokusunu almaktan kurtulmuştu. Son olarak demir mızraklarla gözlerini oydular. Böylece Bokan'ın çevresi kapkara kesildi, fakat kesinlikle tamamen kör değildi, çünkü aklı karanlığın içinde el yordamıyla yolunu buluyordu. Ve aklı onun derisini nasıl soyduklarını, tabaklayıp gerdiklerini ve son olarak da bir yurdun tahta düzenine astıklarını gördü. Sonra da hayaletlerin iskeletinden etlerini nasıl ayırdıklarını ve kemikleri saymak için nasıl yanyana dizdiklerini...

Tüm bunlar bittikten sonra, yurtların birinden Tayganın Efendisi çıktı. Yanında, kemikleri demir tellerle birbirine tutturulmuş iskeletten oluşan iki erkek, iki de kadın cin bulunuyordu. Kadınların biri tamamıyla ateş ve duman, diğeri ise tamamıyla su ve buhardı. Yurdun baca deliğinde ise on iki tane daha hayalet bulunuyordu ve işe başlama emri bekliyorlardı.

Tayganın Efendisi, Bokan'ın kemiklerinin yurda taşınmasını emretti. İçeride onları ocak ateşinde kendi elleriyle dövdü, un ufak olan kemiklerden yeni bir iskelet şekillendirdi ve diğer on iki yardımcı hayaleti çağırdı. Ateş ve dumandan oluşan kadın, Bokan'ın etlerini topladı ve onları kaynar su dolu bir kazana attı. Su ve buhardan oluşan diğer kadın ise dışarı çıkıp, kan dolu kâselerle geri döndü ve onları etlerin bulunduğu kazana döktü. İskeletin bir tanesi Bokan'ın kulaklarını, burnunu ve dilini arıyordu, diğeri ise tahta düzenden Bokan'ın derisini alıp ateşin yanına götürdü. Tayganın Efendisi ise tüm bunları birleştirerek, yeni bir vücut şekillendirdi.

Eser tamamlandıktan sonra yardımcı hayaletler şöyle dediler: "Onun artık yepyeni, eskisinden daha iyi bir vücudu oldu. Yalnız insanlar farkı anlayamayacaklar ve yeni vücudu eski sanacaklar." Ve dişi yardımcı hayaletler ise: "Sadece aklı aynı kaldı, ama insanlar tam aksine onu tanıyamayacak ve değiştiğini düşünecekler." dediler.

Tayganın Efendisi ise bağırdı: "Kalk!" Ve Bokan kalktığında gözleri ve kulakları, burnu ve dili eskisinden çok daha keskindi...
...

12 Aralık 2008 Cuma

Numaramı Yine Aynı Operatöre Taşıdım

Bayadır buraya yazmıyorum. Aslında buraya yazamadığım için olsa gerek, içimde fırtınalar kopuyo ama çalışmaya kendimi fazla kaptırdım heralde son zamanlarda, oturup iki satır kelam edemiyorum. Neyse efenim, şöyle güzel bi müzik koyalım da tam olsun... Tears from the moon desin Sinead O'Connor. Aslında sanki ben onun kulağına fısıldıyorum da, o dayanamayıp herkese haykırıyo gibi. Eski sevgilim öyle demişti bu şarkıyı ilk dinlediğimizde bana. O zamanlar tam da bu şarkının sözlerini söyleyebilecek durumda bi ilişkiydi çünkü bizimkisi. Şimdi bu satırları okuyorsa eğer ona da selamlar olsun. Nerededir kimbilir İstanbul mu, İskenderun mu... Neyse efenim, çalışmak diyordum, fazla kaptırmak diyordum. Evet, ben nedense(hehe) her sene bu zamanlar inanılmaz bir çalışma enerjisiyle kuşanıyorum. Anlayamadım gitti açıkçası. Bu hızımı anca beyaz atlı bi prens kesebiliyo, ona da kahretsin ki hep yılın bu zamanları rastlıyorum :D Eh, tabi öyle olunca benim bu çalışma aşkım başka aşklara dönüşüyo, enerjimi alıp götürüyo vesaire vesaire... Bi de ben hep rengarenk giyinebilmek istedim ama yapamadım hiç! Ne biliym olmuyo işte. En renklim mor, o da baya koyu bi tonu. Belki de renkli bakıyorumdur? Bendeki renkleri görmek isteyenler benim gözlerime baksındı belki de? Bi de affedebilmek, gurur yapmamak falan da çok büyük erdem bence. Bi de bazen hayatında öyle bi an olur ki, ulan bi kabus bu kadar uzun süremez kahretsin bunlar gerçekten oluyo diye panik olursun. İşte onu farkettiğin an kurtuluşa çok yaklaştın demektir. Sen çok hızlısın da hızını kesmek için doğa sana tuhaf işaretler yolluyo demektir. Bi dur, etrafına bakın. Mutlaka görüceksin o işareti ;)

Biliyorum saçmaladım ardarda ama geri dönüp okuyacak da değilim tüm yazdıklarımı. Eminim ki her okuyuşunda farklı yerden vuracak seni. Hadi sana da selam olsun =)

31 Ağustos 2008 Pazar

halktan biri

Prenses upuzun, dalgalı saçlarına son kez dokundu. En tepesinden başladı hafifçe dokunmaya, taa beline kadar gezdirdi elini saçlarında. Senelerce kimseyi inandıramamıştı doğal olduklarına. Artık kestirme zamanı gelmişti. O da halktan biri olmak istiyordu çünkü. Saçlarını kestirmeli, boyatmalı ve hatta süslenmeliydi ülkesindeki diğer kızlar gibi. Bir prenses kadar güzel olmaya çalışan kızlar gibi olmak onu korkutuyordu. Alışık değildi doğal olmamaya ne de olsa. Birini öldürmenin cezasını neden saçlarını kestirmekle ödemek zorundaydı, onu da anlayabilmiş değildi. Saçlarını kestirmese de, yine de halkın arasında karışsa olmaz mıydı? Olmazdı... Saçları onun en değerli varlığıydı ve elinden alınmalıydı. Birini öldürmüştü ne de olsa... Kendi içinde, kalbinde öldürmüş olsa da, öldürmüştü işte sonuçta. Bunu yapmamalıydı ve cezası ağır olmalıydı. Halktan biri olmak zorundaydı artık o da. Tıpkı diğer kalbi kırık prens ve prensesler gibi... Cezasını çekmek için halkın arasına karışmalıydı artık. Ta ki cezalı prensiyle karşılana dek...

6 Nisan 2008 Pazar

nulla tenaci invia est via

inadına yaşıyorum lan! ne olursa olsun beni yıldıramazsın! bütün yapabildiğin bu mu yani? daha çok şey beklerdim senden. mutluyum yine de. hep mutlu olucam, mutluka mutluluğu yakalıycam bi şekilde. sen uğraş dur hala beni mutsuz etmek için, beni yıldırmak için... sadece gülüyorum sana!

6 Mart 2008 Perşembe

dryad of the woods



ağaçlara sarılıp kapadım gözlerimi. fısıldadım herbirine de dileğimi tüm kalbimle. sonra bıraktım kendimi rüzgarın esişine dallarının en tepesindeymişçesine.
kapadım gözlerimi, sallandım ben de onlar sallandıkça. aynı anda sallandık hep aynı yöne..

uzaklara dalıp dalıp giderdi gözlerim. çoook uzaklara.. bilemezdim ki dileğimin o kadar uzakta olacağını.. buldum sonra dileğimi. elimi uzatsam dokunacaktım
sanki ama o kadar uzaktaydı ki, sesini bile duyamazdım.. ben de hiç ayırmadım yanımdan onu.. aklıma koydum, her yere taşıdım onu da benimle birlikte..
aklımdan kaydı gönlüme düştü dileğim sonra. korktum.. ağaçlara koştum sonra yeniden. sarıldım onlara, sordum n'olucak şimdi? cevaplarını bekledim, ama esmedi
rüzgar.. kalbim sızlıyor, ellerim titriyordu.. ellerine o zaman ihtiyacım vardı işte. gözlerime biriken damla süzülmesin diye sıktım kendimi. süzülürse
kurur, iz bırakırdı yanağımda. ama sen olsaydın yanımda, siliverecektin kimsecikler görmeden o damlayı yanağımdan. o sırada kokunu duyacak, bir kez daha
dolacaktı gözlerim. mutluluktan.. sonra sana sarılacaktım, saçlarımı okşayacaktın sen de.. belki bir öpücük konduracaktın saçlarıma.. o zaman rüzgarlar
esecekti, ikimiz birlikte sallanacaktık ağaçlarla birlikte..

ama hala rüzgar esmiyor, yapayalnız orada duruyorum.. sen çok uzaktasın.. çoook uzakta.. ellerim soğuk, gözlerim nemli, uzaklara dalmış...